4321 Bitkisel Zayıflama Hapı Diyet Detoks
 

4.3.2.1 Nasıl Bir Etki Gösterir?
Nasıl Kilo Aldığımızın Arkasında Yatan Gerçekler
Toksinler
Ödem
Öneriler
Kilolu muyum ?

 
 
 
 
 
 
  Nasıl Kilo Aldığımızın Arkasında Yatan Gerçekler
   
 

Hepimiz fazlalıklarımızdan şikayetçiyizdir. Bazılarımız, hayatlarını birçok güzel yiyecekten mahrum kalarak geçirmelerine rağmen, bikini giymekten bile çekinirken, diğerleri “oburca yemelerine” rağmen kilolarını korurlar. Eğer siz de kilo vermeye çalışıp da daha hiç becerememiş olan, “az yakanlardan” sanız, bu yazı kilo vermeye olan bakış açınızı değiştirecek. Bu yazıda, güzel tavsiyelerle kilo problemlerine doğal çözümler bulacak ve çaresiz olmadığınızı farkedeceksiniz. Eğer gerçekten istiyorsanız, siz de kilo kontrolünüzü sağlayabilir ve bu süreçte açlıktan kıvranmadan kendinizi daha iyi hissedebilirsiniz.

Belki de çocukluğunuzdan beri farkında olmadan yaptığınız diyet hatalarını öğrenecek ve tekrarlamayacaksınız. Eski alışkanlıklarınızdan kurtulmak ve yeniden forma girmek için hiç geç değil...İyi şanslar ve mutlu okumalar.

  4.3.2.1 Takımı

Bu yazı, size vücudunuzun yağı depolama mekanizması ve yağın kilo kaybetmenizi nasıl engellediği hakkında basit bir açıklama ile başlayarak, ne yapmanız gerektiğini anlatacak. Biz kilo alımına “artı etki” adını verdik ve “artı etki” maalesef kurtulması kolay olmayan birşeydir. Kilo verme mekanizmasını ise, “eksi etki” diye adlandırdık, ki o, size nasıl ilerleyeceğinizi gösterecek. “Artı etki”nin “eksi etki”den çok daha güçlü olduğunu (ve sistemin ne kadar adaletsiz olduğunu) unutmamalısınız...Maalesef çok küçük bir diyet hatası bile sizi “artı etki” bölgesine itebilir !

Hayatın acımasızlığı: Vücudunuz yağ depolamayı sever. Kilo almak çok kolayken, vermek de bir o kadar zordur. Obezite sizi daha yaşlı gösterir ve fazla kilolar vücudu erken yaşlanmaya doğru sürükler.

Her şey yüzbinlerce yıl önce Afrika’daki savanalarda başladı, hayatta kalmak için yiyecek arayıp, durmaksızın hareket halinde olan kişilerle... Uzun süre aç kalmayı gerektiren acımasız ve zor bir hayattı bu... Tabii ki, doğal seleksiyon üstüne düşeni yaptı ve sadece “şişmanlar” ve “yağlarını depolayabilenler” hayatta kalabildi.

İşte biz bu güçlü, mücadeleci soyun devamıyız... Farkımız, bizim bu günlerde yiyecek için değil de, vücudumuz için mücadele ediyor olmamız. Kış için yağ depolama gibi kötü bir alışkanlığı da onlara borçluyuz !

Üstelik, biz bugün bizi çok kalorili yiyeceklere iten, bolluk içinde bir ortamda yaşıyoruz. 15. yüzyılda şekeri keşfetmişiz ve tam anlamıyla “tirkayikisi olmuşuz”, gerçekten ona tutkunuz! Yiyeceklerimiz genelde rafine gıdalar ve biz vücut yapımızda müthiş hasara neden olacak olan bu yağlardan çok fazla miktarda yiyoruz. Zengin çeşitli aile yemeklerine, akşam çayında bir parça keke, bir neşelenme çikolatasına, arkadaş partisindeki masum cipslere kolay kolay hayır diyemiyoruz. Bizi mutlu eden bu yiyecek ve içeceklerin tümü, maalesef kilo almamıza neden oluyorlar. Kilo alıyoruz, kendimizi suçlu hissediyoruz ve unutmak için daha da fazla yiyoruz!

 

Sonuç ;

Sonuçta çok miktarda yağ dokusu hücresi üretiyoruz, bu hücreler de vücudumuzda “göbek” ve “geniş kalça”olarak belirmekte hiç vakit kaybetmiyorlar! Peki bu mekanizma nasıl işliyor?

İnsülin

Vücudumuzun çalışabilmesi için yakıta ihtiyacı vardır ve bu yakıt “glikoz”dur(şeker). Glikoz, vücudumuza enerji sağlayabilmek için hücre içine geçer. Yani bir kapı görevi yapan hücre zarından geçerek hücre içine girer. Bu kapı kilitlidir ve tek bir anahtar tarafından açılır: “İnsülin”. İnsülinin görevi, kandaki glikoz içeriğini dengelemek ve yağları hücrelerimizde depolamaktır.

İnatçı anneniz diyetinizi hiçe sayarak sizi akşam yemeğine çağırır ve size kıymalı börek, akabinde de köfte ile pilav, hepsinin üzerine de o en sevdiğiniz muhallebisinden ve fıstıklı lokumlardan ikram eder (Kolaysa yemeyin!). Bu öğünün üzerine akşam neden sıcak basar ve yüzümüz kızarır?

Karbonhidratça ağır bir menüden sonra, vücudumuz yiyecekleri sindirerek glikoza dönüştürür, bu glikoz kanımıza karışır ve kandaki glikoz sınırı aşılır. Bunun üzerine, vücudumuz glikoz seviyesini normale döndürmek için insülin üretmeye başlar. İnsülin, kan dolaşımı ile hücreye taşınır ve bağlanır. Hücrelerin kapısı açılır ve glikoz depolanır. Enerjiye dönüştürülemeyen glikozun bir kısmı glikojen biçiminde karaciğerde depolanırken, bir kısmı da yağa dönüşerek yağ hücrelerinde depolanır ve bu yüzden “kilo alırız”. Böylece insülin de, kandaki şeker miktarının normale dönmesini sağlamış olur. Ağır öğünlerden sonraki bu insülin zirveleri, kandaki glikoz içeriğinin düşüşüne sebep olur. Bu yüzden gitgide daha fazla şeker, çikolata yeme ya da meşrubat içme ihtiyacı hissederiz.

Aynı şekilde, sabahları da kahvaltıyı bir puaça ve şekerli bir bardak çay ile yapmak, onları depolamak için anında insülin salgılamamız anlamına gelir. Kan şekeri seviyesi düşer, hücreler acıkır ve saat 10-11 sularında bir güç bizi çikolata ya da şekerli birşeyler yemeye iter!

Kilo alımından sorumlu olan aşağıdaki diyagramda görülen döngüdür:

   
 
   
 

Fazla şeker ve yağ şeker hastalığına sebep olur

Teşekkürler yunan karıncaları !

“Uyanık” ve gözlem yeteneği güçlü eski Yunanlılar, bazı insanların idrarının karıncaları cezbettiğini farketmişler. Karıncaların sevdiği idrarın aslında “tatlı” olduğunu keşfetmişler. İşte şeker hastalığı bu şekilde ortaya çıkmıştır, insülin gerektiği gibi çalışamadığı için şeker idrarda kalmış, hücrelere girememiştir.

Fazla şeker ve yağ, şeker hastalığını kamçılar. Dahası, “artı etki” pankreası yorar...Bu insülin üreticisinin, görevini başarıyla yapmaya devam edebilmesi için, çok sık veya çok aşırı uyarılmaması gerekmektedir. “Artı etki”nin gerektirdiği hızda çalıştığında, pankreas tükenmiş hale gelir ve bu durum iki tipte diabetik rahatsızlıklarla sonuçlanır:

1. Tip şeker hastalığı
2. Tip şeker hastalığı

Günümüzde şeker hastaları glikozu ve yağı normal bir şekilde kullanabilmek için, her gün kendilerine insülin enjekte ederler. İşte 1. Tip diye adlandırılanlar bu kişilerdir, yani insüline bağımlı olanlar. Eğer insülin yetersiz kalırsa, “şeker hastalığı” gelişir: Vücut sirkulasyon halindeki glikozu ve yağı kullanamadığı için (anahtar kaybolduğu için), glikoz ve yağın kandaki seviyeleri artar, glikoz ürine karışır. İşte bu şeker hastalığının ilk belirtisidir. Eğer insülin salınımı çok yüksekse, bu 2. Tip şeker hastalığı olarak adlandırılır.

Afrikalı atalarımıza geri dönersek...

Onlar aslında en çok “şişman şeker hastalığından (2. Tip)” çektiler. Çünkü o günlerde soğutucu ya da dondurucu yoktu, bulabildikleri sürece, bol miktarlarda yiyorlardı. Böylece, “yakıt” depolarını dolduruyor ve yüksek oranda insülin salgılıyorlardı. Yeni Gine ve Endonezya’dan başlayarak sallarla Pasifik’i geçen ilk insanlar da aynı tehlikeleri yaşadılar. Büyük yiyecek depoları yaptılar ve yiyebildikleri kadar yediler. Sonra, güvenli bir limana ulaşana kadar açlıkla yüzleştiler. Sadece iyi “depolayabilenler” hayatta kalabildi...Sonuç, Pasifik adalarının yerlileri genelikle obez oldular ve 2. Tip şeker hastalığı çoğunu harap etti.

Eğer iyi hücre zarlarına sahip olmak istiyorsanız...yağlara dikkat!

Tüm hücresel alışverişler hücre zarında gerçekleşir. Bundan dolayı, zarın doğru bir şekilde görevini yapabilmesi için esnek olması gerekir. Hücre zarı ikili düzende dizilmiş yağ asitlerinden oluşur.

Yediğimiz yağda iki tip yağ asidi bulunmuştur: Düz olan doymuş yağ asitleri ve kıvrımlı olan doymamış yağ asitleri. Eğer doymamış yağ asidi sadece bir kıvrımlıysa, ‘tekli doymamış yağ asidi’ olarak adlandırılır ve eğer çok kıvrımlıysa ‘çoklu doymamış yağ asidi’ ya da temel yağ asidi adını alır.

Eğer çok miktarda doymuş yağ asidi tüketirsek (margarin, krema, et, şarküteri ürünleri, yumurta sarısı, peynir), fosfolipidler sertleşir ve balmumu kadar sert bir hale gelir...Aynı şekilde hücre zarı da...Diğer yandan, doymamış yağ asitleri (zeytin, kolza, yer fıstığı yağı, vs...) hücre zarının akıcılığını korur. Balık yağları, hücre zarı kalitesi açısından çok önemli olan, çoklu doymamış yağ asitlerinden yüksek oranda içermeleriyle tanınırlar. Balık yağı yemek, 2. tip şeker hastalığını iyileştirir. İşte bu, yediğiniz yağlara neden önem verilmesi gerektiğini açıklar.

Dahası, hücrelerimizin içine yağ almak ve böylece yakılmalarını sağlamak amacıyla, insülin hücre zarındaki reseptörlere etki eder. Eğer diyet yağca çok zenginse, hücre duvarları sertleşir, reseptörler çok iyi çalışamaz ve pankreas çok daha fazla insülin salgılamak zorunda kalır.

Çözüm

Herşey iyi bir kahvaltıyla başlar. İnsülin salınımını başlatmayacak, dengeli ve proteince zengin (peynir, yumurta, vs...) bir kahvaltı yapın. Böylece, kuşluk vakti açlık hissetmez ve öğle yemeğine kadar kolayca bekleyebilirsiniz.

Şekerli yiyecekleri de, sadece nadiren şımarmak için, riskli bir zevk olarak görün. Çünkü tatlı tadı, tat alma duyularımızla temas ettiği andan itibaren insülin üretmeye başlarız, aslında bunu düşünmeye başladığımız anda bile vücudumuzda insülin üretimi başlar... Bu Pavlov’un tepkisine benzer. Hatırlayacağınız gibi, bu Rus doktor, sindirim üzerinde çalışıyordu ve şu deneyi yürütüyordu: Bir köpeğe tatlı bir yiyecek verdiği anda bir zili çalıyor ve sonra mide suyunu ölçüyordu. Bir gün köpeği herhangi bir işleme tabi tutmadan, yanlışlıkla zili çaldığında köpeğin midesinde, yemek verileceğini “zannedip” mide suyunun “salgılandığını” gördü.

Tıpkı sizin gibi... Eğer tatlıya aşırı düşkünlüğünüz varsa, vücudunuz siz her hamur işine yöneldiğinizde ve bir çeşit tatlı yediğinizde insülin üretecektir...Bu sadece düşük kalorili yapay bir tatlandırıcı olsa bile. Eğer yolda bir pastaneye rastlarsanız insülin, şekere-aşık bilinçaltınız tarafından harekete geçirilip tekrar artacaktır!

İnsülin kilo alım mekanizmasının kalbidir: Ne kadar yerseniz, insülin yağ depolamak için o oranda çalışır. Eğer kilo vermek istiyorsanız, en basit anlamıyla insülininizi eğitmelisiniz.

Kilo vermek istiyorsunuz...”Eksi etki”yi deneyin

Gördünüz ki, kilo vermek için, “artı etki” ile savaşmalı, “eksi etki”yi harekete geçirerek uyandırmalısınız. Enerji tüketimi, kilo kaybında çok önemli bir rol oynar. Herşey matematikseldir: Eğer kazandığınız kadar enerjiyi harcarsanız, bir denge sağlamış olursunuz, kilonuz aynı kalır. Eğer enerji alımınızı azaltırken (yağ ve şeker alımı), enerji tüketiminizi arttırırsanız, vücut işlevini devam ettirebilmek için depolarını kullanır ve siz kilo verirsiniz.

Belirli sayıda hormon vücudunuzun düzenli çalışmasından sorumludur ve size kilo kaybettiren hormonun adı “adrenalin”dir. Daha da ayrıntılı bahsedecek olursak, yağları adipositlerden (yağ hücrelerinden) dışarı çıkarıp kan dolaşımına geri verme işini yapan adrenalindir. Bu nedenle, stres, korku ve kızgınlığın etkisi altındayken, örneğin adrenalin salgınız birdenbire yükseldiğinde, yağ depolarınızdan yağlar salınır... İşte bu neden bazı duygusal durumlarda “kilo kaybedildiğini” açıklar.

Adrenalin salınımı, “eksi etki” yi harekete geçirmek ve kilo kaybını başlatmak anlamına gelir.

Standart diyet programları enerji alımınızı azaltabilirler ama metabolizmanızı harekete geçiremezler. Dahası, başlangıçta kilo veriyorken, bir süre sonra vücudunuzun yeni enerji alımınıza alıştığını, daha az “enerji tüketmeye” başladığını, ve diyetinizi uygulamaya devam etmenize rağmen artık kilo veremediğinizi farkedersiniz. İşte bu yüzden diyet programı uygularken metabolizmanızı da harekete geçirmelisiniz. En iyi sonuçlara hassas bir diyet ve egzersiz ile birlikte ulaşıldığını unutmamalısınız. Bunun yanında yeme alışkanlıklarınızı değiştirmek, sizin ince kalmanızı ve sağlıklı olmanızı sağlayacaktır.

 
     
     
Arkopharma 4321 Zayiflama Hapı Diyet Detoks 4 3 2 1
 
WEB TASARIM & YAZILIM
DATA1 INTEGRAL TECHNOLOGIES